her şeyin ders kitaplarında olmasından nefret ediyorum.
bir insanın elini ayağını koyacak yer bulamamasına kuntik isimler takıp, hislerin sunileştirilmesinden nefret ediyorum.
soyut şeylerin kavramsallaştırılmasından, bu kavramların “duruma göre” kullanılmasından, insanların deney hayvanı yerine konulmasından, hayvanların denek olarak kullanılmasından, uzun ve bomboş hayatlardan, ders kitaplarından, derslerden, okuldan, bildiğini sananlardan, bilenlerden…
nefret ediyorum.
bazen bir hayalin gerçek olma ihtimalinin bile heyecan verdiği, o heyecanla evdeki odaları dolaştığım zamanları özlüyorum.
şimdi bir oda bir salon hayatımda dağınıklık ayağıma takılmasın diye, toplamaya mecalim yok diye; yerimden kıpırdamıyorum. hem artık hayallerde o eski heyecanı vermiyor zaten.
daha da kötüsü ne biliyor musun? şarkılar da o heyecanı vermiyor.
eskiden yalnız kaldığım her fırsatta şarkı söylerdim, sesimin güzel olduğuna yürekten inandığım zamanlardı. belki gerçekten güzeldi de.
geçen bir şarkıya eşlik etmemi garipseyip, aradan kaç yıl geçtiğini düşündüğümde… kaç yıl geçmişti sahi?
hayal kurmaktan vazgeçip, şarkı söylemeyi unutalı yıl olmuştu değil mi?
yazık.
ALT METİN DURAĞINDA İNECEK VAR
Yaklaşıyoruz, inmem gerekiyor; burası benim durağım.
Göz ucuyla mesafeyi hesaplıyorum, ya şarkı bitmezse?
Bu şarkının yolla birlikte olması, benimse inmem gerekiyor. Bi’ düşünelim; şarkı için yolu uzatıyorum. Belki geri dönmem gerekecek, belki çok zorlanacağım dönerken, belki kar şiddetlenecek ya da bir şeylere geç kalacağım belki; önemsemiyorum. Bu şarkının yolla birlikte olması gerekiyor.
Cebimde fazla para da yok ya, şarkıyla yolu ayırmak istemiyorum. Geri dönemeyebilirim, umursamıyorum. Çünkü bu şarkının o yolla birlikte olması gerekiyor.
Kaza yapabiliriz, ölebilirim belki, belki ağır yaralanırım, kesin yaralanırım; ama bu şarkının yolla birlikte olması gerekiyor.
Yürürken de dinleyebilirim pekala, başka yerlerde de dinleyebilirim, başka başka dinleyebilirim, sevmez miyim, eh işte severim; ama bu şarkı en iyi o lanet olası yolla birlikte gidiyor.
Kalabalık yok oluyor şarkı yolla birlikte olduğunda, insanlar yok oluyor, kötülükler yok oluyor, ben daha iyi biri oluyorum o yolda; ben çok daha iyi biri oluyorum, birçok şeyden uzaklaşıyorum, birçok şeyden vazgeçiyorum, ben ne yaptığımı bilmiyorum, bilinmeze doğru gidiyorum, belki büyük bir hata yapıyorum ama bu siktiğim şarkı yol olmayınca hiç çekilmiyor.
Diye düşünüyordum kafam camda titrerken. Duraklar geçiyordu; inmiyordum.
68 notes (via mayoneziseverim)
kendi içinde ahlak, iyilik ve erdemle ilgili tüm soruları çözmüş olanlar başkalarının hayatlarına sarmışlar(!)
farklılıklara saygıyı savunmuyorum esasında. farklılıklardan sana ne. sen önce git kendi kafandaki, hayatındaki bok çukurunu temizle.
Herkese açamadığı iç dünyasını herkese açık gönderilerde gözler önüne serme tuhaflığı bu. Garip. Bir yandan herkes bilsin istiyorsun. Bir yandan çevrendeki hiç kimse bilmesin.
Güçlü görünmenin önemine değinmeme gerek var mı?
Uykusuzluğumun nedenlerini sorguladım bugün. Gidebildiğim kadar gerilere gittim. Bi sürü neden buldum.
İlkokulun 2 yılında sadece öğlenci olmuştum. Onun dışında hep sabahçı, hep 6 ‘ da kalkandım.
Lisede sabah etütü denen bi boka yaramayan bi hadise vardı, onun için hep 5.30 da kaldırılırdık. Ha bir de liseyi yatılı okudum. Yalnız kalabilmenin imkanı yoktu. Gecenin geç saatlerinde ütühane miydi ne deniyodu oraya unuttum ama ütühaneydi sanırım. Şansın varsa orası boş olurdu. Garip bir sessizlik garip bir yalnızlık duygusu olurdu o saatlerde 300 küsür kişinin uyumakta olduğu o yatakhanede. O zaman da kendi çapımda dertlerim vardı. Bir de uykusuz kaldığım gecelerde bir dert edinip onu düşünmeyi boynumun borcu olarak görürdüm, dertlerimin birçoğu ondandı.
Üniversitede 1. Sınıfta her boka atlayan sosyal hayatını bir uğraş üzerine kurmaya çalışan biri olarak yorgun argın dönerdim yurda, ordan internet kafeye geçer zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım. Gece yurttaki oda arkadaşlarımla geyiğin dibine vurup 2-3 sularında yatar, sabahında okula giderdim. Sonra yine aynı şeyler kendini tekrar ederdi.
Sonra okula gitmenin o kadar da gerekli olmadığını fark ettim.
2. Sınıfta sevgilimden ayrıldığımda tam bir işsizdim, hüzünlü şarkılar dinler bol bol okurdum.
3. Sınıfta bir dönem geç yatmaya tövbe ettim. Yatmadım da. Sonra 2. Dönem geldi düşlerim başka gerçeğim başka modunda ne bok yiyeceğim diye düşünmekten uyuyamamaya başladım. Hayatıma ne şekilde yön vermeliyim, ne etmeli kime gitmeliyim bilemedim.
Bu para etmeyen her şeyi değersiz görme hali hem can sıkıcıydı hem elzemdi. Birileri açık açık hadi artık demeye sabırsızlanmaya başlamıştı. Yıllardır sıfır beklentiyle bir kere olsun ders çalış dememiş, hatta bir şekilde ders çalışma çabalarımı baltalamış, kararlarıma müdahele edip başarısızlığımda aktif, başarılılığımda pasif rol oynamış ailem hadi çalış da bari bitsin demeye başlamıştı.
Düşündükçe kızıyor, üzülüyordum. Düşündükçe nefesim daralıyo yaşlandığımı hissediyordum. Dalında ırganan yaprak gibi kuvvetli bir rüzgarın beni alıp götürmesinden endişe ediyordum.
Endişe ediyordum.
14.03.2012
Edirne
Saat: 05.14
olum ne biçim bi uslup kullanmışım önceki yazıda. ama hoşuma da gitti bi yandan cümleleri ne kadar döndürüp dolaştırıp ne kadar ortaya farklı bi şeyler koyabiliyomuşum -yazar burada koyduğu şeyin kalitesinden söz etmiyor-
politik cevaplar verme konusunda iyi olduğumu hep biliyordum. aslında politik cevap vereyim diye değil,onlar hayatımın her yerindeydiler. kendime sorduğum soruların cevabı da politikti, hiç doğrudan olmadı.
ben buyum bunu istiyorum diyebilmek ne zor. yoksa kolay mı?
bugün tarot ve kahve falı baktı bir arkadaşım bana. falda çıkanlar bir yol, bir delüğanlı ve paradan ziyade içimi ne kadar kararttığım, düşünce dünyamda ne kadar boğulduğumdu.
aşk hayatım boktu. niye? benim yüzümden. her kısmetimi farklı kriterler kullanarak reddediyor. onlarında bir insan olduğunu unutuyordum çünkü.
iş hayatım yoktu ama olunca iyi olacaktı ama ben kendimi işime kaptırıp bir sürü şeyi boşlayacaktım.
sağlığım iyiydi de psikolojim iyi değildi, bu kadar çok düşünmemeli düşündüklerimi yazmalıydım (meleba)
ailemle ilgili gidişatsa ölümcül darbeydi. geçmişten gelen onca hayal, hayat kırığı bi yerlerimize batıyordu hala. bin parça olup, saçılmıştık. darmadağın olmuştuk. en son birinin yataklara düşmesiyle ortaya çıkacaktı yılların kırgınlıkları, küslükleri. bir daha ancak o zaman toplanacaktık. kardeşime rol model oluşum götümde patlayacaktı. öyle diyordu fal.
tereddütler, teessüfler, imkanlar, imkansızlıklar havalarda uçuşuyordu. bu ne biçim faldı. isyeeeaandı.
öyle yani falda geçmişe dair çıkanlar, kendimle yaşadığım savaşlar doğruydu. en çok o moralimi bozdu. ya gelecekle ilgili çıkanlar da doğru olursa? lütfen annemle kavga etmeyeyim. lütfen ailemden birinin başına bir şey gelmesin.
(falın aileyle ilgili kısmında en son çektiğim kart “şizofreni” idi. bu çok düşünmemin sonu iyi değilmiş. bugün babamla konuştuk, bi parça barıştık gibi de oldu. istanbul’a gider gitmez bozulacak bu biliyorum. bi süre keyfini sürmek istiyorum. annem ve kardeşimi de çok özlüyorum. onlara bi şey olmasın. lütfen.)
alakasız şarkılar eşliğine birbirinden alakasız onlarca şeye üzülüyorum ve en az üzülmem gerekeni en dandiği olurken dertlerimin, en dandiği kafamı en çok meşgul edeni oluyor.
insanların sözlerinin tamamına itibar etmeyip, bazı sözlerin altındaki gizli özne ve yüklemleri görmeye başladığımdan bu yana daha huzurluyum. böyle dedi ama böyle yaptı demiyorum. yani diyorum da sürekli sorgulayarak kendimi harap etmiyorum.
“hani bekleyeecektin bir ömür boyu? hani olmayacaktın başkalarının? sen vefasız çıktın hayırsız çıktın. senin gibi biriyle işim olmaz ki…”
yazdıklarım beni bu bilinçaltıma yerleşmiş, ne idüğü belirsiz şarkıya kadar getirdi.
sanırım içten içe hep bi kral fm kafası yaşayacağım.
beni bulduğunda bir başkasıyla olamayacağını henüz anlamıştı. elbette ki durum bu kadar havalı değildi. ya sadece hoş vakit geçiyor falan derken aradan aylar geçmişti.
çok güzel vakitler geçirdiğimiz doğruydu ama aramızda kilometreler vardı.
bir gün buluştuk -o anlamda-. o gün o kadar aptalca şeyler yaptım ki düşündükçe utanıyorum.
güzelliğin, doğallığın ve komikliğinden etkilendim demişti. sanırım söylenebilecek en iyi şeyleri söylemişti. bikaç hafta bulutların üstünde gezdim. sonra sınavlar geldi, ailem geldi, parasal sıkıntılarım geldi. nereye gidersem benimle geliyorlardı ya zaten.
hızlı bir düşüş başladı. kilometrelerce ötede bir yerlerde yere çakıldım.
güzel bir rüya kabusa dönüştü, bok oldu.
geriye söylenecek tek bir arabesk şarkı kaldı;
“nikahına beni çağır sevgilim…”
*2012 ocak’ da böyle bi şeyler yazmışım. olaylar tedavülden kalktığına göre yayınlayabilirim.
one day filmine ağlamadım, ağlanılacak bir taraf göremedim. şöyle bir etrafıma bakıyorum da herkes one day zaten.
toplum gönüllüleri’nin insan hakları çatısı altında düzenlenen gençlik ve sosyal haklar eğitimlerinden biriydi.
aynı sunumu 5. kez dinlerken, hala yeni şeyler öğreniyor olmam bir mucize gibiydi. hem hiç sıkılmıyor hem de daha sonra yine üzerine düşünürüm diye notlar alıyordum.
konu: sosyal politika ve sosyal refah modelleri
bir önceki oturumlarda eğitim sisteminin içinde nasıl kaybolup gittiğimizi, sağlık sisteminden nasıl fellik fellik kaçtığımızı, barınmayı ‘nasıl yapalım’ ı konuşmuştuk.
bir önceki gün tecavüz edilen haklarımıza sessiz kalma sınırlarımızı ve bundan kimlerin zevk aldığını, gene ‘nasıl yapalım’ı, mültecileri, statüleri, haklarımızı, sorumluluklarımızı, ihtiyaçlarımızı konuşmuştuk.
2 gün boyunca konuşmuştuk da hala bir sonuca bağlayamamıştık. suçun büyüğü kimdeydi?
işte bu son oturumda bunu konuşmaya başladık. orada eğitmen arkadaşımın anlattığı bir olay beni derinden etkiledi.
hak temelli konularda donanımlı bir insan bir gün bir huzurevine gider. gittiğinde karşılaştığı manzara korkunçtur. 3 yaşlı ve de çok hasta insan, pis bir odada perişan halde yatıyorlar, ölmek üzereler.
apar topar oranın müdürüne gider ve şöyle der:
“sen nasıl bir sistemin içindesin ki; bu sistem seni bu kadar vicdansız hale getirdi?”
ne zaman temelinde haksızlık olan bir olaya hak versem aklıma bu cümle geliyor.
hani sistemin sana ulaşmasına izin verme gibilerinden havalı cümleler var ya; sanki sistem sana ulaşırken izin alıyormuş gibi üzerine çok düşünmeden kurveriyor insanlar. sistem benim hayallerime bile yerleşmiş bir zaman ki; tamamıyla kendi tercihimle, tamamıyla yanlış bir bölümdeyim. mutsuz olmak için okuyor, okulu bitirmek için kasıyorum.
kendimi şanslı sayabilirim yine de -ki bu da sistemin bana ulaşabildiğini gösterir- ben sistemin son ana kadar sindiremediği şanslı azınlıktanım.
durumumdan şikayet ettiğim her an -ki bu da nankörlük ettiğimi gösterir- biri bana bunu hatırlatıyor.
sistem bu. yapacak bir şey yok.